death is the road to awe


directingfilm:

Great directors are meticulous.

(Source: bbook)


DÜNYA’DA SIRADAN BİR GECE

Jim Jarmusch, Amerikan sinemasında farklı duruşuyla dikkat çeken bir yönetmen. Filmlerinde de bu farkı rahatlıkla gözlemleyebiliyoruz. Farklı mizahı anlayışı, minimalist hikayeleri ve müziğe olan tukusu ile filmlerinde, hayatın güzelliğini bize farklı açılardan, farklı bir pencereden gösteriyor sanki. Night on Earth de, bu sinema anlayışına uyan bir film olarak göze çarpıyor.


Jim Jarmusch, 1989 yılında çektiği Mystery Train, ve uzun soluklu Coffee and Cigarettes’inden anımsayacağımız kısa hikayelerle örülü film geleneğine, Night on Earth’te de devam ediyor. Dört farklı ülkedeki beş farklı taksi yolculuğuna tanık oluyoruz filmde. Hikayelerin çıkış noktası aslında oldukça sıradan. Ama Jarmusch, bu küçük ve basit ayrıntılardan sıradışı hikayeler çıkarmayı başarabilen bir yönetmen. Night on Earth’te de bunu görebiliyoruz. Bu başarının altında yatan en önemli etken şüphesiz karakterler. Oldukça sıradışı karakterlere sahip olan Night on Earth, hikayesi istediği kadar sıradan olsun, seyircinin ilgisini kolaylıkla çekebiliyor.

Filmlerine, karakterleri ve atmosferi yaratarak başlayan bir yönetmen Jim Jarmusch. Karakterler üzerine enine boyuna düşünmesinin yanı sıra doğaçlamalara da önem veriyor. Bu Roberto Benigni, Giancarlo Esposito gibi doğaçlamayı seven oyuncuları mümkün olduğunca serbest bırakmasına neden oluyor. İtalya’daki hikayenin İtalyan komedilerini andırması ya da New York hikayesinin sert dili bu şekilde oluşuyor bir anlamda. Biz de gerçeklik hissini daha çok hissediyoruz. Ama bu, beraberinde bir dezavantajı da barındırıyor. Oyuncular hikayeyi neredeyse evrimleştiriyorlar ve hikayelerin arasındaki mesafe gitgide açılıyor. Bu kopukluk da, sanki beş ayrı film seyrediyormuş izlenimini yaratabiliyor. Hikayeler de ancak Dünya’da bir gece mantığı çerçevesinde birleşebiliyor. Ama sonuçta kısa hikayelerden oluşmuş bir film olduğundan bu, pek de göze batmıyor. Filmin müzikleri de hikayeler arasındaki bu kopukluk hissini azaltması bakımından oldukça önemli. Tom Waits’in kendine has müzikleri, hikayeler arasında adeta bir köprü vazifesi görüyor.

Jim Jarmusch aslında bir müzisyen olma hayaliyle başlamış herşeye. Bu yüzden filmlerinde müziğe verdiği önemi ve müzisyenlerle olan yakın arkadaşlıklarını oldukça normal karşılıyoruz. Tom Waits gibi müzisyen arkadaşlarını sık sık oyuncu olarak da görüyoruz Jarmusch’un filmlerinde. Night on Earth’de oyuncu olarak yer almasa da, sesiyle yine varlığını hissettiriyor Tom Waits. Bize de seyretmek için bir bahane daha çıkmış oluyor.

Az çok Jarmusch izlemiş herkes, yönetmenin mizah anlayışına ve ince esprilerle oluşturulmuş diyaloglarına aşinadır. Night on Earth’ ün belki de en göze çarpan özellikleri bunlar olsa gerek. Akıcı diyalogları filmi oldukça kolay seyredilebilir bir hale getiriyor. “Deadpan comedy” tarzı ile de bu seyir kolaylığına farklılık unsuru eklenmiş oluyor. Böylece içinde pek klişe barındırmayan, seyir zevki yüksek bir film çıkıyor karşımıza. Eğer Jim Jarmusch anlatmak istediği şeylerin altını biraz fazlaca çizmese, belki bu seyir zevki doruk noktasına çıkabilirdi. Paris hikayesinde kaç kişi benim kadar rahatsız olmuştur bilemiyorum ama, en azından hikayenin belli bir yerden sonra gereksiz uzadığı konusunda birçoğu benimle hemfikirdir sanırım.

Night on Earth, dünyanın sıradan bir gecesinde, sıradan taksilerde geçen hikayelerden oluşmuş basit bir film. Ama bu basitlik kimseyi aldatmasın. Bu olağan durum ve basit hikayelere, olağandışı karakterleri ve farklı mizah anlayışını katarak hayatın sıradanlığını bir nevi sorgulatabiliyor Jarmusch. Yaşadığı coğrafyayı ve üretim bandından çıkmış hissi veren çoğu ana akım filmini düşündüğümüzde ise filmlerinin önemini daha çok hissediyoruz. Sinemanın artık endüstrileştiği ülkesinde, Jarmusch, çok fazla paraya ihtiyaç duyulmadan çok iyi filmler yapabileceğini kanıtlıyor bir anlamda. Alışık olmadığımız karakterleri ve sıradışı mizah anlayışını bir büyüteç gibi kullanarak, küçük ayrıntıları bize çok farklı bir şekilde gösterebiliyor. Biz de hayatın güzelliğini, Tom Waits’in güzel müziği eşliğinde yönetmenin penceresinden görebiliyoruz. 

Engin Akdeniz - Aralık 2011




LAPUTA : BİR MİYAZAKİ MACERASI

Macera tutkusu… Herşeyi, bütün hayatımızı bir kenara atıp yeni maceralar yaşamak, yeni yerler görmek… Bir de bu hayale gerçeküstü bir boyut eklendiğini düşünürsek… Miyazaki’nin Gökteki Kale’si işte böyle bir macera.

Sıradan bir maden işçisi olan Pazu’nun, gökten düşen Sheeta’yı görmesiyle başlar herşey. Sheeta’nın kristal kolyesi özel güçlere sahiptir. Ordu ve korsanlar da bu kristalin peşindedirler. Uçan Kale’yi bulmak istiyen Pazu ile Sheeta’nın yolları bu şekilde kesişir. Sonrasında kendimizi bir anda uçan kaleler, hayalgücü sınırlarını zorlayan hava araçları, ilginç korsanlar ve doğaya uyum sağlamış robotlar ile dolu bir maceranın içinde buluruz.

Macera deyince aklımıza hemen Amerikan Ana Akım’ının gösterişli aksiyon filmleri geliyor. Evet, Gökteki Kale de aksiyonu bol bir macera ama türdeşlerinin umursamadığı birçok detayı da içinde barındırıyor.

Çevreci yaklaşımını, öne çıkan ufak detayların başında sayabiliriz. Laputa’da, yaratıcıları tarafından yıllar önce terkedilmiş robotların tek işlevinin artık doğayı korumaları olduğunu görürüz. Doğa ile uyum sağlayamayan tek varlığın insan olduğu gerçeğine de böylece vurgu yapılmış olur. İnsanların neden robotlara ihtiyaç duyduğu, robotların özgür iradeleri olsaydı seçimleri neler olurdu; bu gibi sorular bir çok bilimkurgu filminde sorgulanan düşüncelerdir. Ama hiçbirinde Gökteki Kale’deki kadar farklı düşünülmüş müdür, bilemiyorum. Ancak belki uzakdoğu sineması veya yine animelerde.

Başka bir ayrıntı korsan tasvirinde karşımıza çıkar. Popüler sinemada betimlenen korsanlardan çok daha farklıdır filmdeki Dola ve çetesi. Animasyonun başında Sheeta’yı yakalamaya çalışan bir grup silahlı, paragöz kişilerdir. Ama hikaye ilerledikçe Pazu’nun da belirttiği gibi, Dola’nın göründüğü kadar kötü biri olmadığının farkına varırız. Dola’nın bir cadıyı andıran görünüşü ve sonradan yaptıklarıyla, bizi önyargılarımızla yüzleştirir bir anlamda Miyazaki. Ve tabii ki Dola’nın çetesini oluşturan çocukları. Onları da masum bir kızın peşindeki korsanlar olarak tanırız ilk önce. Ama hikaye ilerledikçe güzel bir kız gemilerine binince ne yapacaklarını bilemeyen, obur, annelerinin sözünden çıkmayan birer çocuk olduklarına tanık oluruz.

Bu gibi birçok detayla zenginleştirilmiş bir macera olan Gökteki Kale’de, askerlerle işçilerin karşı karşıya getirildiği sahneler, animasyonun politik bir alt metni olduğu yanılgısına düşürelebilir insanı. Evet, baş kişimiz Pazu bir işçidir. Gökten düşen bir prensese hiç düşünmeden yardım edebilecek kadar iyi birisidir. Askerler ise her şeyi yakıp yıkan, barışı(!) tehdit eden bir kristale ulaşmak için her şeyi yapabilecek kişilerdir. Ama bu, bir dekor olarak işlev görmesinin yanında ayrıca bir önem taşımıyor Gökteki Kale’de. Hikaye ilerledikçe ne detaylandırılıyor, ne de vurgulanıyor.

Laputa : Gökteki Kale, Hayao Miyazaki’nin 1986 yılında yaptığı bir animasyon. Bir rüya kadar renkli öğeleriyle, seyri kolay, eğlenceli bir animasyon. Yönetmenin diğer animasyonu Ruhlardan Kaçış kadar özgün ve sıradışı değil belki. Ama yine de başlar başlamaz insanı saran hikayesi, iyi ayarlanmış temposu ve dinamik yapısıyla, animasyona uzak duran bir izleyicinin bile ilgisini çekebilecek gerçeküstü bir Miyazaki macerası.

Engin Akdeniz - Aralık 2011


Fotoğraf

Neden o günü hep yağmurlu olarak hatırlıyorum. Yağmur yağmıyordu. Ama oldukça soğuktu. Duraktaydık… ben, annem ve babam.

Annemin elini tutuyorum. Sıcaklığı içimi ısıtıyor. Babamın elleri ise ceplerinde. Yine o hüzünlü şarkı geliyor aklıma, babamın sıkça dinlediği. Sözlerini o zamanlarda anlamadığım…  

Bir an bana bakıyor babam… Korkuyorum. Şu an bile o tanıdık duyguyu hissedebiliyorum.  Sonra anneme bakıyor. Annem de ona… Gözleri kenetleniyor. Annem gülümsüyor. Daha bir güzelleşiyor. Babamı bir an için gülümserken görüyorum. Bu anı dondurmak istiyorum. Herşeyi böyle hatırlamak istiyorum. Ama olmuyor. Çünkü görebiliyorum. Annemi delip geçen o gözleri görüyorum.  Sanki çok daha uzaklara bakıyor babam. Başka gözler, başka bir yüz onu gülümseten.

Yüzündeki gülümseme kayboluyor, kafasını çeviriyor. Şarkı geliyor aklıma. Hüznü içimi kaplıyor.

Neden halen dinliyorum o şarkıyı, neden o hüznü güzel bir anı gibi hatırlıyorum. Neden dinleriz bütün o hüzünlü şarkıları…

Annemin elinin sıcaklığını hissediyorum yine. Babamı hatırlıyorum. Yağmurun kokusunu…

Durakta üç kişi

Adam kadın ve çocuk

Adamın elleri ceplerinde

Kadın çocuğun elini tutmuş

Adam hüzünlü

Hüzünlü şarkılar gibi hüzünlü

Kadın güzel

Güzel anılar gibi güzel

Çocuk

Güzel anılar gibi hüzünlü

Hüzünlü şarkılar gibi güzel

Cemal Süreya


Jim Jarmusch’s Golden Rules

Rule #1: There are no rules. There are as many ways to make a film as there are potential filmmakers. It’s an open form. Anyway, I would personally never presume to tell anyone else what to do or how to do anything. To me that’s like telling someone else what their religious beliefs should be. Fuck that. That’s against my personal philosophy—more of a code than a set of “rules.” Therefore, disregard the “rules” you are presently reading, and instead consider them to be merely notes to myself. One should make one’s own “notes” because there is no one way to do anything. If anyone tells you there is only one way, their way, get as far away from them as possible, both physically and philosophically.

Rule #2: Don’t let the fuckers get ya. They can either help you, or not help you, but they can’t stop you. People who finance films, distribute films, promote films and exhibit films are not filmmakers. They are not interested in letting filmmakers define and dictate the way they do their business, so filmmakers should have no interest in allowing them to dictate the way a film is made. Carry a gun if necessary.

Also, avoid sycophants at all costs. There are always people around who only want to be involved in filmmaking to get rich, get famous, or get laid. Generally, they know as much about filmmaking as George W. Bush knows about hand-to-hand combat.

Rule #3: The production is there to serve the film. The film is not there to serve the production. Unfortunately, in the world of filmmaking this is almost universally backwards. The film is not being made to serve the budget, the schedule, or the resumes of those involved. Filmmakers who don’t understand this should be hung from their ankles and asked why the sky appears to be upside down.

Rule #4: Filmmaking is a collaborative process. You get the chance to work with others whose minds and ideas may be stronger than your own. Make sure they remain focused on their own function and not someone else’s job, or you’ll have a big mess. But treat all collaborators as equals and with respect. A production assistant who is holding back traffic so the crew can get a shot is no less important than the actors in the scene, the director of photography, the production designer or the director. Hierarchy is for those whose egos are inflated or out of control, or for people in the military. Those with whom you choose to collaborate, if you make good choices, can elevate the quality and content of your film to a much higher plane than any one mind could imagine on its own. If you don’t want to work with other people, go paint a painting or write a book. (And if you want to be a fucking dictator, I guess these days you just have to go into politics…).

Rule #5: Nothing is original. Steal from anywhere that resonates with inspiration or fuels your imagination. Devour old films, new films, music, books, paintings, photographs, poems, dreams, random conversations, architecture, bridges, street signs, trees, clouds, bodies of water, light and shadows. Select only things to steal from that speak directly to your soul. If you do this, your work (and theft) will be authentic. Authenticity is invaluable; originality is nonexistent. And don’t bother concealing your thievery—celebrate it if you feel like it. In any case, always remember what Jean-Luc Godard said: “It’s not where you take things from—it’s where you take them to.”



Klibi yapan Khameleon808’in açıklaması:

This is a video I made Inspired by the band The Glitch Mob ( http://www.theglitchmob.com ) HERE IS THE MOVIE LIST!! FINALLY!! http://pastebin.com/2CGkxpEQ Clips are listed in order of appearance. It is not intended to tell a story. I didnt edit it that way. I wanted to relate sound to motion. So each and every cut you see was picked for a reason. Programs I used: Adobe Premiere Pro CS5 / After Effects CS5 For those of you who find the video too long for one sitting, I dont blame you at all lol. 15 min is kinda visually exhausting. So I put times below so you can jump right to the segment you have time for. 0:39 Segment 1. Tv on the Radio - Red Dress (Glitch Mob Remix) 4:24 Segment 2. Evil Nine - All the Cash (Glitch Mob Remix) 6:20 Segment 3. Nalepa - Monday (Glitch Mob Remix) 9:42 Segment 4. edIT - Crunk de Gaulle (instrumental ) Credits Song: Boreta - Bubblin in the Cut Id also like to point out that there are no copyright infringements because I used public domain trailers for video footage and permission from song artist. Thanks to all involved in the production and creation of the movies used as well.




Kokuhaku - Confessions (2010)

http://2011.ifistanbul.com/tr/Movie/kokuhaku




Christopher Nolan and David Fincher talks about Terrence Malick’s filmmaking



11
To Tumblr, Love PixelUnion